1789 SONRASI FRANSIZ TARİHİ
December 28, 2007
1789 SONRASI FRANSIZ TARİHİ
14 Temmuz 1789 yılında Paris halkı ayaklandı ve Bastille hapishanesini basarak siyasi mahkumları serbest bıraktılar. Aynı yılın Ağustos ayında meclis “Vatandaş ve insan hakları Beyannamesi’ni yayınladı. Eylül 1792′de Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetin kurulması Avrupa monarşilerini korkuya düşürdü ve başta İngiltere olmak üzere Fransa beş devletle savaşmak zorunda kaldı.
1799 yılında general Napolyon Bonapart idareyi ele geçirdi ve tek söz sahibi oldu. Kısa zamanda hem askeri alanda, hem sivil idarede başarılar gösterdi. 1804′te Fransa İmparatoru ilan edildi. 1801′de Napolyon 600 bin kişilik bir odu ile Rusya’ya saldırdı. Fakat şiddetli kışa mağlup oldu ve ordusunun ancak altıda biri Fransa’ya dönebildi. 1814 yılında Louis XVIII tahta çıktı ve böylece Fransa’da tekrar krallık kuruldu. 1815 yılında Napolyon iktidarı tekrar ele geçirdiyse de fazla kalamadı.
1848 yılında Fransa’da tekrar Cumhuriyet ilan edildi. Bu cumhuriyet de 1852 yılında yıkıldı. 1870 yılında Fransa Rusya’ya savaş açtı ve yenildi. Prusya orduları Paris’e girdiler. Bunun üzerine Versailles anlaşması ile Fransa Alsace ve Lorraine’in büyük bir bölümünü Prusya’ya (Almanya) verdi. Ayrıca, beş milyon Frank tazminat ödemeyi de kabul etti. 1871 yılında Fransa’da üçüncü defa cumhuriyet ilan edildi. Yeni rejim borçları süratle ödedi. Afrika ve Asya’daki sömürgelerine önem verdi.
Fransa, I. Dünya Savaşı’na İngiltere ve Rusya’nın müttefiki olarak girdi. Savaş müttefiklerin galibiyetiyle bitmiş olmasına rağmen Fransa çok büyük zarar gördü. 1915 yılında 800 bin, 1916 yılında da 500 bin insan öldü. 1919′da Versailles’de imzalanan anlaşma ile Fransa Alsace ve Lorraine’ı geri aldı. Zengin maden kaynaklarına sahip olan bu bölgenin Fransa’nın kalkınmasına büyük yardımı oldu.
İkinci Dünya Savaşı’nda Fransızlar yine İngiltere, Rusya ve Amerikalılarla beraberdi. Savaşın başında Almanya, Fransa’yı işgal etti. Fakat daha sonra savaşı müttefikler kazanınca Fransa da işgalden kurtuldu.
1949 yılına kadar yaralarını sarana Fransa, bu tarihten sonra planlı bir çalışma sağladı. Fakat sömürgelerine bağımsızlık vermek zorunda kaldı
1864 Göçü ile İlgili Bazı Belgeler
December 28, 2007
1864 Göçü ile İlgili Bazı Belgeler
Giriş
Üzerinden 137 yıl geçmesine karşın göç dramını sarmalayan tarihsel belirsizlik örtüsü hala ortadan kaldırılamamıştır. En yalın gerçek, olayı tanımlayan terim üzerinde kesin bir birliğin sağlanamamış olmasıdır. Bu büyük olay “göç”müdür, “sürgün” müdür, “soykırım” mıdır? Niçin, nerede, ne zaman başlamış, nasıl uygulanmış, kimleri içine almış ve ne şekilde sonuçlanmıştır? Kuzey Kafkas direnişi ve Çerkeslerin göçürülmesi olayında İngiliz ve Osmanlıların rolü ne idi? Göçü “soykırım” biçimine dönüştüren etkenler ve koşullar nelerdi? Tarihteki benzerlerine oranla ağırlığı ve özelliği ne idi? Olayın günümüze ulaşan sorunları nelerdir? Bu ve benzeri sorular hala doyurucu yanıtlar beklemektedir.
Başta Kuzey Kafkasya’nın tarihi olmak üzere Osmanlı, Rus, İngiliz ve özetle Avrupa siyasal tarihinin önemli bir kesitini oluşturan bir dönemin olaylarını, öncesi ve sonrası ile bir bütün olarak ele alıp irdeleyen eserlerin azlığı şaşırtıcıdır. Bu alanda standart ölçülerde eser azlığı, hatta yokluğu kolay açıklanabilir bir olgu değildir. Son zamanlarda konuya sınırlı ölçüde yaklaşan yayınlar dikkati çekmekle birlikte söz konusu tarihsel olay bugün de bütün özgünlüğü ile siyaset ve tarih bilimcilerine sürekli çağrılar çıkarmaktadır.
Hemen belirtelim ki bu inceleme, böyle bir çağrıya yanıt olabilecek nitelikte ve kapsamda bir çalışma değildir. İncelemenin kapsamı, sadece göçün yoğunluk kazandığı 1864 yılına ait bir kısım İngiliz belgeleriyle sınırlıdır. Üstelik bu belgeler olaya ilişkin İngiliz belgelerinin çok küçük bir parçasını oluşturmaktadır. İncelemenin amacı ise baştan sona bir insanlık dramına dönüşmüş büyük göç olayından görüntü kesitleri sunmak, konuya ilgi çekmek ve olayın çok yönlü siyasal boyutları olduğuna işaret ederek bu alanda yapılacak çalışmaları özendirmektir.
1921 TBMM Hükümeti
December 28, 2007
1921 TBMM Hükümeti
1921, bir devlet için gerekli kurum ve organların oluşturulduğu yıl olmuştur. TBMM Hükümeti 1921 yılı başında bir taraftan 6 Ocak’ta başlayan Yunan saldırısına cevap verirken diğer taraftan da isyan eden milis kuvvetlerini tasfiye ederek devlet otoritesini etkin kılmak, düzenli orduyu oluşturmak, anayasa yapmak ve ilk bütçeyi hazırlamak gibi yeni devletin kuruluşuna yönelik önemli sorunlarla da uğraşmıştır.
İstanbul’un işgali ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın itilaf kuvvetlerince basılıp çalışamaz hale gelmesi üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca Ankara’da bir meclisin toplanması kararlaştırıldığında, bunun “kurucu” mu yoksa “normal” bir meclis mi olacağı tartışmaları gündeme gelmişti. Mustafa Kemal, kurucu niteliklere sahip bir meclis, yani anayasa da yapacak bir meclis olmasını istemişti. Ancak böyle bir ifadenin bazı kafalarda, yeni bir devlet kuruluşunu çağrıştırıp seçimlerin engelleneceği anlaşıldığından, Meclis’in olağanüstü yetkilere sahip (selahiyet-i fevkaladeye sahip) bir meclis olarak toplanması kararlaştırılmıştı.
23 Nisan 1920′de BMM’nin açılışı ile ulus egemenliğine dayalı yeni bir devletin temeli atılmış ve 2 Mayıs 1920′de kabul edilen bir yasa ile Bakanlar Kurulu’nun nasıl belirleneceği saptanmıştı. “Meclis Hükümeti” denilen sistemi getiren bu yasa, Bakanlar Kurulu üyelerinin belirlenmesini tek kişi keyfiliğine bırakmıyor, bakanların meclis üyelerinin oylarıyla işbaşına gelmesini sağlıyordu. Meclis, yürütmeyi çıkardığı bu kanun ile yasal temele oturttuktan sonra, çıkaracağı diğer yasaların hangi sayısal temele dayanması gerektiği üzerinde çalışmalara başlamıştır. 5 Eylül 1920 tarihinde çıkarılan “Nisab-ı Müzakere” (yeterli çoğunluk) yasası ile değişken milletvekili tablosu karşısında salt çoğunluk, TBMM’nin işleyişi, amacı ve süresi konusunda belirlemelerde bulunulmuştur. Bunlarla yetinmeyen BMM temel haklar komisyonu oluşturmuş ve bu komisyonun hazırladığı “Büyük Millet Meclisi’nin Kuruluş ve Niteliği” ile ilgili yasa taslağını görüşmeye başlamıştır. Bu taslağın 1. maddesi “Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve devleti bağımsız olarak yönetir.” hükmü tutucu milletvekillerince tepkiyle karşılanmıştı.
Hükümet, 18 Eylül 1920′de de meclise bir anayasa tasarısı ve bu tasarıya gerekçe özellikleri taşıyan halkçılık programı getirmiştir. Özel bir komisyona havale olunan program ve taslaktan, program bildiri şekline sokulduktan sonra meclisçe de kabul edilerek, “Halkçılık Programı” adıyla yayınlanmıştır. Anayasa taslağı ise yine tutucuların tepkisine neden olmuştur. Bunlar, BMM Hükümeti’nin geçici bir hükümet olmasını ve Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesinde vurgulanan amacın elde edilişine kadar, yani “Hilafet ve Saltanat’ın ve vatanın istiklali ve milletin kurtuluşuna kadar çalışması” hükmünün konmasını istiyorlardı. Tutucular, Hilafet ve Saltanat düzenini garanti altına almak için anayasanın geçici olmasını istemişlerdir.
Ulusun egemenliğine dayalı varolan düzeni hukukileştirmek amacında olan Mustafa Kemal, tutuculara meclisin 25 Eylül’de gerçekleştirdiği gizli oturumunda “Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisi’ni ve Ulusal Hükümetimizi güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir … Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse, bu kişi haindir. Düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır.” sözleriyle yanıt vermişti.
Meclis anayasa konusundaki çalışmalarını, 20 Ocak 1921′de sonuçlandırdı. Kabul edilen anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” adıyla yürürlüğe konuldu. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Kuvvetler Birliği” ilkelerine dayanan bu anayasa klasik anayasa tekniğine uygun değildir. Bir anayasada bulunması gereken birçok konuya yer vermemiştir. Bu tür durumlarda Osmanlı’nın Kanun-i Esasi’sine başvurulduğundan iki anayasalı bir dönemi başlatmıştır.
“Temel hükümler” ve “idari teşkilat” olmak üzere iki bölüm ve 23 maddeden oluşan bu anayasanın, bir de sayı verilmeyen “madde-i münferide”si (ek madde) vardı. Anayasanın ilk 9 maddesi yasam ve yürütmeyi düzenemekte, BMM’nin oluşumunu ve yetkilerini belirlemekte, diğer maddeleri ise vilayet, kaza, nahiye yönetimleri ile genel müfettişlik konularına yer vermekteydi. Teşkilat-ı Esasi’de devlet başkanlığı kurumuna değinilmemiş, olağanüstü koşullar içinde bulunulduğunda kamu hakları konusuna yer verilmemiştir. Mustafa Kemal tarafından Sadrazam Tevfik Paşa’ya da 30 ocak 1921 tarihinde bildirilen anayasanın temel maddeleri şunlardı.
Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır.
Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan BMM’de belirir ve toplanır.
Türkiye Devleti, BMM’nce yönetilir ve hükümeti TBMM Hükümeti adını alır.
BMM, iller halkınca seçilen üyelerden kurulur.
BMM’nin seçimi iki yılda bir yapılır seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin görevi, yeni meclis toplanıncaya kadar sürer. Yeni bir seçimin yapılmasına imkan olmadığı takdirde, toplantı dönemi yanlız bir yıl uzatılabilir. BMM üyelerinin her biri kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir.
BMM Genel Kurulu, Kasım başında çağrısız toplanır.
Din buyruklarının (ahkam-ı şerriye) yerine getirilmesi, bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, anlaşma ve barış yapılması ve savaş kararı verilmesi gibi temel haklar, BMM’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir.
BMM, çeşitli bakanlıkla özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetilir. Meclis yürütme illeri için bakanlara yön verir ve gerektiğinde bunları değiştirir.
BMM Genel Kurulu’nca seçilen başkan, bir seçim süresince BMM Başkanı’dır. Bu kimlikle meclis adına imza atmaya ve Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak BMM Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da doğal başkanıdır.
Kanun-i Esasi’nin işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri, eskiden olduğu gibi yürürlüktedir.
Kanun-i Esasi’nin tümünü değil temel hükümlerini kaldıran bu anayasanın 7. maddesi, padişahın kutsal hakları arasında sayılan yetkileri, BMM’ye ait haklar olarak tanımıştır. 1 ve 2. maddeler ise “İslami-monarşik” Osmanlı anayasasını tüm olarak anlamsız hale getiren Cumhuri bir içerik taşımaktadır. Hatta bu anayasa, 7. maddesinde şerri hükümler ve fıkıhtan söz etmesine rağmen Osmanlı Anayasası’nın 2. maddesi ve 1924 Anayasası’nın 2. maddesi gibi (Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır- 1921 Anayasası 2. madde) açık bir hüküm getirmemekle laik bir anayasa sayılabilir.
1921 Anayasası, cumhuriyetçi ve laik bir anlam taşıdığı halde, Saltanat ve Hilafet müessesini anayasa düzeninden kesinlikle söküp atmamıştır. Münferit maddede, 5 Eylül 1921 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesine atıf yapılarak “BMM; Hilafet ve Saltanatın vatan ve milletin istihlas ve istiklaninden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren inikat eder.” düştüğü çelişmeyi daha çok arttırmıştır. Tutucular, Nisab-ı Müzakere kanunun atıf yapan münferit maddeyi kabul ettirmekle, Anayasası’nın geçiciliğini kabul ettirmiş olduklarına inanıyorlardı. İhtilalci grup ise bu tavizi verirken, saltanat kurumunu bir anayasa organı olarak tanımamış, padişahın yetkilerini de ele geçirmiş bulunuyordu.
1974 Kıbrıs Çıkarması
December 28, 2007
1974 Kıbrıs Çıkarması
Kıbrıs’ta 308 yıllık Türk döneminde farklı toplumlara ait insanlar arasında ırk,dil ve din ayrımı nedeniyle kavga ve çatışma çıktığı görülmüş ve duyulmuş bir olay değildir.İngilizler ada yönetimini devraldıkları tarihten kısa bir süre sonra olaylar çıkmaya başlamıştır.
Yunanlıların en büyük hayali Enosis’ti.Yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması ve bütün adayı yunanlaştırmak amacını güdüyordu.1931 yılında Enosis’in ilk başlama hareketi olarak isyan çıkıyor.1947 yılında Başpiskoposluk seçimleri oluyor.Leonidis seçiliyor ama iki ay sonra tifüsten ölüyor.Onun yerine de Girne Başpiskoposu Miri Antheus seçimi kazanıyor.Makaryos adıyla Başpiskopos oluyor ve olaylar bundan sonra şiddetlenmeye başlıyor.
15 Temmuz 1974’te Yunanlı subayların yönetimindeki RMMO ve EOKA-B Makaryos’a karşı bir darbe gerçekleştirirler.Darbecilerin amacı Enosis’i ilan etmek ve buna karşı çıkacak Türkleri yok etmektir.Bu amaçla cumhurbaşkanlığına Sampson gibi eli kanlı birini getirirler.Makaryos’a göre bu darbe Yunanistan tarafından planlanmış çünkü o sırada mutlak güç kendisiymiş.
Yunan cuntası tek yanlı olarak statükoyu değiştirmişti.Makaryos’un yerine Sampson’u getirmişlerdi.Üçlü antlaşmaya göre statüko değişince taraflardan biri müdahale edebiliyordu.
Zaten Yunan darbesi üzerine ada Enosis’in eşiğine gelmişti ve adada yaşayan Türk halkı için çok ciddi bir tehlike oluşmuştu.Bütün bu gelişmelerin üzerine Türkiye, 1960 Garanti Antlaşmasının verdiği yetkilere dayanarak ve Garantör devlet olarak adaya müdahale eder.
Sonuç olarak yıllardır Kıbrıslı Türklere Rumlar tarafından yapılan soykırımını önlemek amacıyla ve adada yaşayan Türklerin çektiği acılara son vermek amacıyla Türkiye,1964 yılında gerçekleştiremediği harekatı, 10 yıl gecikme ile 1974 yılında gerçekleştirmiştir.
Başkent Ankara’nın Tarihçesi
December 28, 2007
Başkent Ankara’nın Tarihçesi
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ilk Cumhrubaşkanı Atatürk’ün emriyle Ankara ve çevresinde yapılan arkeoljik kazılarda paleolitik ve neolitik çağa ait eserlerin bulunması Ankara’nın çok eski bir yerleşim yeri olduğunu ortaya çıkarmıştır. Şehrin kuruluş tarihiyle ilgili daha aydınlatıcı kalıntılar ise Hititler dönemine aittir. (M.Ö. 4000-1200). Ankara Kalesi’nin İçkale bölümünün Hititler döneminde bir yerleşim yeri olduğu anlaşılmıştır. Hititlerden sonra Ankara’ya Frigler egemen oldular. Bir efsaneye göre Ankara’yı ünlü Frig Kralı Midas kurmuştur. Frig döneminde kalede, bugünkü Hacı Bayram Camii çevresinde ve düzlüklerde yerleşildiği kazılarla belirlenmiştir.Friglerin başkenti Gordion ise Ankara’ya 105 km. Uzaklıktaydı. Frig devleti yıkılınca bölge Lidyalıların eline geçti. Gordion’dan geçen ve Ankara’ ya uğrayan “Kral Yolu” dolayısıyla şehir bu dönemde de bir askeri ve ticari merkez olarak önemini korudu. M.Ö. 547 yılında Pers Kralı Kyros, Lidya Kralı Krezüs’ü yenerek bütün Anadolu’yla birlikte Ankara’yı da topraklarına kattı. Pers egemenliği Makedonya Kralı Büyük İskender’in Asya seferi sırasında Persleri yenmesine kadar sürdü. Büyük İskender M.Ö. 323′te Babil’de ölümü üzerine Ankara ve çevresi Antigonos’un payına düştü. M.Ö. 281′den itibaren Balkan Yarımadası’na akınlarda bulunan Galatlar, M.Ö. 278 yılından başlayarak Ankara’yı işgal ettiler. Şehri kendilerine merkez yaptılar, kalenin batısına yerleştiler. Ankara’nın belgelere dayalı düzenli tarihi Galatlardan itibaren başlamaktadır. Galatlar döneminde Ankara çok gelişti. Galatya, Bitinye ile Bergama devletleri arasında bir denge unsuru oldu, bağımsız kalmasını bildi. Daha sonra Roma İmparatorluğu’nun güçlenmesi ile Roma’nın himayesine girdi. Roma İmparatoru Augustos’un Anadolu’ya işgali üzerine ise Galatya Roma’ya bağlandı. (M.Ö. 25) Dört yıl bölge Roma’nın bir ili oldu. Romalılar Ankara’yı bölgenin başkenti yaptılar. İmparator Augustos şehirde kendi adını taşıyan bir tapınağın yapılmasına izin verdi. M.S. 10 yılında tamamlanan tapınağın duvarlarına İmparatorun Roma’da bulunan vasiyetnamesinin Latince ve Yunanca kopyaları yazıldı. Romalılar döneminde şehir, askeri ve sivil yapılarla donatıldı. I. ve II. yy.’da Ankara tarihinin en parlak dönemlerinden birisini yaşadı. Romalılar, diğer Roma şehirlerinde olduğu gibi Ankara’yı 12 semte (füle) böldüler. İlk 5 semt kale ve çevresinde eskiden vardı. 6. Semt M.Ö. 25 - M.S. 14 yılları arasında Augustos tarafından Çankırıkapı civarında kuruldu. Şehrin imarının yanında tahıl üretimi, küçübaş hayvan yetiştirilmesi ve dokumacılık alanında büyük ilerleme sağlandı.
III. yüzyılda Perslerin ve Gotların Anadolu’ya akınları sonucunda Roma İmparatorluğu eski gücünü kaybetti. Ankara’daki yapıların çoğu tahrip oldu. Şehirde kıtlık başgösterdi. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra Ankara ve çevresinde Bizans egemenliği 1073′e kadar sürdü.
Günümüze kadar ulaşan Ankara Kalesi İçkale surlarıyla yıkılmış bulunan duşkale surları önemli ölçüde Bizanslılar tarafından inşa edildi. Bu dönemde kısa kürelerle Ankara Sasanilerin (622), Arapların (654 ve 839) eline geçtiyse de Bizanslılar tekrar egemenliklerini kurdular.
1071 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Malazgirt’te Bizans İmparatoru R. Diogenes’i yenmesinden sonra Türkler Anadolu’yu fethe başladılar. Ankara ilk kez 1073′ü izleyen yıllarda Ankara Bizanslılar, Danişmetliler, Selçuklular arasında birkaç kez el değiştirdi. Nihayet 1143′te Selçuklu Sultanı I. Mesut tarafından kesin olarak Türk ülkesine katıldı. I. Mesut ölünce Ankara’ya son vererek Anadolu birliğini sağladı.
Selçuklu Türkleri Ankara’ya çok önem verdi. Şehir; kalesiyle askeri yönden, Ege’nin liman şehilerinden Mezopotamya ve doğu ülkelerine uzanan ticaret yolu üzerinde oluşu sebebiyle de ekonomik yönden Türklerin ilgisiini çekti. Selçuklu sultnları iç ve dış kale surlarını onardılar. İçkalenin kuzeydoğusuna Akkale bölümüne eklediler Selçuklu dönemi yapılarındanAlaaddin Camii, Arslanhane Camii, Ahi Şerafeddin Camii, Saraç Sinan Mescide ve Akkprü günümüze ulaşmıştır.
XIII. ve XIV. Yüzyıllarda Moğolların ve İlhanlıların istilası sonucu Ankara sıkıntılı yıllar yaşadı. Selçuklular Paşa tarafından Ankara’nın Osmanlı devletine bağlanmasıyla yeni bir dönem başladı. Şehrin savaşsız şekilde Ahilerden alındığı Osmanlı tarihlerinde belirtilmektedir.
Osmanlı döneminde 1402 yılında Ankara yakınlarında Timur ve Sultan Beyazıd bir süre Ankara Kalesi’ne hapsedildi. Yıldırım Beyazıd’ın ölümü ve Timur’un Anadoluda çekilmesinden sonra Yıldırım oğulları arasında iktidar mücadelesi başladı. 1411 yılında Çelebi Mehmet Ankara’yı alarak karmaşık duruma son verdi. II. Murat döneminde şehir imar edildi. Fatih Sultan Mehmet döneminde, ordunun topladığı bir uğrak yeri oldu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde (XVI. Yüzyıl) Osmanı eyalet sistemi kurulurken Ankara bir süre Anakolu eyaletinin merkezi olduysa da eyalet merkezinin Kütahya’ya nakli üzerine sancak merkezi haline getirildi. Ankara Osmanlılar zamanında sof yapımı debbağlık ve kundura üretimiyle tanınan bir ticari merkez durumuna geldi. Kalesiyle de askeri yönden önemini korudu. Ankara sofu İstanbul, Bursa, ve Halep’te satıldığı gibi başta Venedik, Lehistan, İngiltere olmak üzere uzak ülkelere ihraç ediliyordu. Şehrin imarı da bir taraftan sürdürülüyordu. XIV. ve XV. yy.’da Ankara’da yeni mahalleler kuruldu. 1440 yılında cami, türbe, çeşme ve çift hamadan oluşan Karacabey külliyesi, 1427 -1428 ‘de Hacı Bayram Camii inşaa edildi. 1522 tarihli Tapu Tahrir Defteri’ne göre XVI. yy başlarında Ankara Kale ve Şehir başta olmak üzere iki bölüme ayrılmıştı. Kale bölümünde beş Müslüman, bir Hıristiyan mahallesi vardı. Kale dışındaki Şehir bölümünde ise 81 mahalle bulunuyordu. Bunlardan 69′unun halkı müslüman, 12’sinin halki hıristiyan ve yahudi idi. 1522 yılında Ankara’da Kurşunlu Han, Mahmut Paşa Bedesteni, Çengel Han, Pilavoğlu Hanı, Sulu Han, Çukur Hanı Yeni Han, Zafran Hanı yapıldı. XVII. yy başlarında kaledeki mahalle sayısı 9′a, kale dışındaki mahalle sayısı 85′e şehrin nüfusu da 23.000 - 29.000 ‘e yükseldi.
Ankara’nın Osmanlı dönemindeki parlak yılları, XVII. yy ortalrından itibaren Celali isyanlarıyla birlikte yerini sıkıntılı günlere buraktı. Celalilerden korunmak için halk şehri çevreleyen bir sur inşa etmek (1604-1608) zorunda kaldı. XIX. yy ortalarından itibaren, İngilizlerin Güney Afrika’da tiftik keçisi yetiştirmeleri ve dokumacılıktaki makineleşme dolayısıyla sof ve tiftik ticaretinde gerileme görüldü. 1873 - 1875 yılları arasında kötü hava şartları sebebiyle şehirde kıtlık meydana geldi. 18.000 kişi öldü, halkın bir bölümü göç etti. 1892 yılında Ankara’ya demiryolunun ulaşmasıyla şehre biraz canlılık geldi. Büyük bir şehirden giderek kasabaya dönüşen Ankara’yı 1917 yılında da yangın felakei buldu. Kalenin kuzeybatısındaki mahalleler yandı.
Ankara’nın kötüye giden kaderi 27 Aralık 1919 tarihinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Sivas’tan Ankara’ya gelmeleriyle değişti. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütaredesi’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını paylaşan I. Dünya Savası’nın galip devletlerine karşı Anadolu’da başlayan kurtuluş mücadelesini Erzurum ve Sivas’ta topladığı kongrelerle teşkilatlandıran Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920′de Ankara’da T.B.M.M.’nin açılmasını sağlayarak yeni bir Türk devletinin temelini atmayı başardı ve Türk Kutuluş Savaşı zaferle sonuçlandırıldı. Lozan Barış Antlaşması imzalandı (24 Temmuz 1923). Türk Kurtuluş Savaşı’nın yönetim merkezi Ankara, 1920-1922 yılları arasında işgal altındaki illerden göç eden ailelerle, memur ve askerlerle, yabancı gözlemci ve diplomatlarla hareketli günlere sahne oldu. Türk İstiklal Maşı bu yıllarda şair Mehmet Akif Ersoy tarafından Ankara’da yazıldı ve T.B.M.M. ‘ince 12 Mart 1921 tarihinde kabul edildi. Savaş sonunda şehrin önemi daha da arttı. Esaden 23 Nisan 1920 tarihinden beri sürdürülen yeni Türk devletinin başkentlik statüsü, 13 Ekim 1923′te kabul edilen bir kanunla resmen tescil edildi. Ankara’nın başkent oluşundan çok kısa bir süre sonra 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edildi. Mustafa Kemal Paşa ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Böylece Türkiye Cumhuriyeti her yönüyle kurulmuş oldu.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla başkent Ankara’da hızlı bir gelişme görüldü. 1924 yılında Ankara Şehremaneti Kanunu çıkarılarak Ankara Belediyesi kuruldu. Şehir, İstanbul’a benzer bir yönetime kavuşturuldu. Devlet kuruluşları için binalar inşa edildi. Büyükelçilikler, birer birer Çankaya’ya uzanan cadde üzerinde yerlerini aldılar. Yeni semtler, yeni mahalleler ortaya çıktı.
Şehir, tarihi gelişim seyri içinde, yöreye egemen olan milletler tarafından çeşitli şekillerde adlandırıldı. En eskisinden en yenisine kadar bu adlar; Ankyra, Ancyre, Enguriye, Engürü, Angara, Angora ve Ankara’dır.
Günümüzde Düzenli, gelişimiş Ankara modern yapılar, geniş caddeleri, çiçekli parkları, yenilenen alt yapısı ve yeşil tepeleriyle dünya başkentleri arasında seçkin bir konuma sahiptir.
BATI HUN DEVLETİ
December 28, 2007
BATI HUN DEVLETİ
Aral gölü ve Türkistan bölgelerinde yaşayan Hun halkları,iklim değişikliği yada doğudan gelen Uarlar’ın baskısıyla yurtlarını terk ederek Volga’nın batısına geçtiler.(374)Başbuğları Balamir’in yönetiminde önce Ostragotlar’ı sonra da Vizigotlar’ı çökerttiler.(Vizigotlar’ın batıya hareketleri Avrupa’yı alt üst eden kavimler göçünü başlattı)Gotlar’dan Alanlar’dan ve germen Taifaller’den oluşturdukları kuvvetleriyle güçlenmiş olarak 378’de Tuna’yı geçtiler ve herhangi bir direnişle karşılaşmadan Trakya’ya kadar ilerlediler, ama bir süre sonra yurtlarına döndüler.
Hunlar,Roma imparatoru Theodosius 1’in öldüğü 395 yılında doğu ve batı yönlerinde tekrar harekete geçtiler.Hunlar’ın bir bölümü Balkanlar üzerinden Trakya’ya ilerlerken,Don havzasından hareket eden bir bölümü de Anadolu üzerinden Suriye’ye indikten sonra Kappadokia ve Kafkaslar üzerinden yurtlarına döndüler.400 yılına doğru Balamir’in oğlu yada torunu Uldız’ın büyük kuvvetlerle Tuna’nın batısında görülmesi,kavimler göçünün ikinci dalgasını başlattı.Batıya kaçan Vandallar ve Vizigotlar roma topraklarına girdiler.Vizigotlar’ın önderi Alarik,402 de Roma’ya girerek kenti üç gün yağmaladı.Çeşitli germen kavimlerini(Vandallar,Saksonlar,Alamanlar)çevresine toplayan Radagais’in İtalya’daki ilerleyişini durduramayan Roma Hunlar’dan yardım istemek zorunda kaldı.Uldız Roma takviyeli kuvvetleriyle Radagais’i Floransa yakınlarında yendi ve öldürdü.410 sıralarında ölen ardılı Karaton’un doğuda Balkaş gölüne kadar uzandığı sanılan Hun İmparatorluğu’nun doğu sınırları ile ilgilenmiş olması olasıdır.Avrupa kaynaklarının Hunlar’dan yeniden bahsettiği 412 yılında imparatorluğun başında Rua bulunuyordu.Rua 422’de Bizans üzerine bir ordu gönderdi ve hiçbir direniş göstermeyen Bizans’ı vergiye bağladı(350 libre altın).Bizans’ın Roma üzerine bir ordu göndermesi,Roma’nın bir kez daha Hunlar’dan yardım istemesine yol açtı.Rua’nın 60 bin kişilik bir orduyla harekete geçmesi üzerine Bizans savaşa girmeden kuvvetlerini geri çekti.Rua’nın ölümü(434)üzerine yerine kardeşi Muncuk’un oğulları Atilla ve Bleda geçtiler.Atilla Roma’nın ödediği vergiyi iki katına çıkardı.(Margos barışı)437’de Oktar’ın komuta ettiği Hunlar Ren kıyılarında yaşayan Burgundlar’ı yenilgiye uğrattılar.Böylece Hun egemenliği kuzey denizi ve Manş kıyılarına kadar yayıldı.Atilla 440’tan başlayarak Batı Roma üzerindeki baskıyı arttırdı.441-442’de Belgrad ve Niş üzerinden Trakya’ya doğru ilerleyen Atilla,Batı Roma’nın araya girmesiyle durdu.Yapılan barış antlaşmasında eski koşullar aynen yinelendiği gibi ,Tuna boyundaki bütün kaleler Hunlar’a bırakıldı.445’te kardeşi Bleda’yı öldürten Atilla,Hunlar’ın tek imparatoru oldu.447’de yeniden Doğu Roma üzerine yürüyerek Sofya,Filibe,Lüleburgaz kentlerini zapt etti.Barış isteyen Bizans savaş tazminatı ödemeyi ve yıllık vergiyi üç katına çıkarmayı kabul etmek zorunda kaldı(Anatolios Barışı).Bizans’ı denetimi altına alan Atilla bu kez Batı Roma’ya yöneldi.451 yılı başlarında Galya’ya girdi;Romalı general Aetius’la Aureliani yakınlarında yaptığı savaşta kesin bir sonuç alamadı.Ertesi yıl Alpler’i geçerek Po Ovası’na indi.Hunlar’ın yolu üzerindeki kentleri ele geçirerek Roma üzerine yürümesi Batı Roma’yı barış istemek zorunda bıraktı.Atilla’nın ölümü(453)üzerine birbiri ardına Hun İmparatorluğu’nun başına geçen oğulları İlek(453-454),Dengizik(454-469) ve İrnek(469) imparatorluğun birliğini sağlayamadılar.İlek ayaklanan germen kavimleri ile savaşırken öldü.Dengizek’in imparatorluğun birliğini sağlamaya çalışmaları sonuç vermedi,sonunda Bizans’la yapılan bir savaşta hayatını kaybetti.Orta Avrupa’da tutunmalarının olanaksızlığını anlayan İrnek Hunlar’ın büyük bölümüyle Karadeniz’in batı kıyılarına döndü.
Hunlar’ın Güney İran ve Batı Afganistan’a inen bir kolu ise Akhunlar adını aldı.
Cumhuriyetin İlanı
December 28, 2007
Cumhuriyetin İlanı
Lozan’n kabulü ve barisin saglanmasi ile geride Türk Devleti’nin siyasal yapisini belirleyecek devlet seklinin ve adinin ne olacagi sorunu kaldi. T.B.M.M.’nin varligi ile egemenligin kayitsiz - sartsiz ulusa ait olan, insan haklarina dayanan bir devlet sistemi kurulmustu. Fakat gerek halkin, gerekse Meclis içinde bulunanlarin büyük kismi Padisah’a dinsel ve geleneksel baglarla bagliydilar. Padisah’in isgal ettigi Saltanat - Hilafet makami yüzyillardir köklesmis bir teokratik sistemdi. 1300 yilindan beri de Osmanogullarindan baska hiçbir aile iktidar olmamisti. Egemenlik biri dinden, digeri gelenekten gelen iki kaynaktan çikiyor ve Padisah’ta toplaniyordu. Gerçi Ittihat Terakki bu gücü kirmisti, fakat sistemin özünü, yani egemenligin kaynagini ve kullanilis biçimini degistirememisti. Egemenligin, tanri haklari sisteminden, insan haklari sistemine geçisin bir sonucu olarak Padisah’tan ulusa geçisi, bir ilke ve ülkü olarak Amasya Genelgesi’nde ortaya konmus ve 23 Nisan 1920′de B.M.M.’nde somutlasmisti. Teskilat-i Esasiye Kanunu da bu temel üzerine oturmustu. Kurtulus Savasi ulusal bagimsizlik yaninda ulus egemenligini de açik bir biçimde ortaya koydugu için Padisah daha basindan beri milliyetçilerin amansiz düsmani kesilmisti. M. Kemal Pasa Padisah’in ihanetini bildigi halde, henüz zamani olmadigi için Padisah’i hedef almadi. Genç subaylik yillarindan beri inandigi ve Erzurum’da Mazhar Müfit’e not ettirdigi “Cumhuriyet” inancini “Ulusal bir sir” olarak sakladi. Kurtulus Savasi içinde “Cumhuriyetçi” bir düsünceyi ortaya atmak, iç parçalanmaya yol açacagi için bu yola gitmedi. Hatta Sivas Kongresi sirasinda “Cumhuriyet” ilan edelim önerilerini red etmisti. Fakat Kurtulus Savasi’nin Baskomutani, Türk Ulusu’nun kurtaricisi M. Kemal, Türkiye’nin siyasal yapisini degistirmenin ilk adimini Saltanat’in kaldirilmasini saglamakla atti. Saltanat’in kaldirilisina en yakin arkadaslari bile karsi çikmislardi. Meclis’te tutucu kanat direndiyse de, M. Kemal Pasa’nin kararli ve sert tutumu sonucu Saltanat’in kaldirilisi saglandi. Fakat onun bu sert tutumu endise dogurdu. Bunun bir baslangiç oldugunu görenler çesitli yöntemlerle M. Kemal Pasa’yi engellemeye çalistilar. 2 Aralik 1922′de Meclis’e muhalif grup tarafindan bir öneri verildi. “Intihab-i Mebusan Kanunu”nda degisiklik yapilmasini isteyen önergede “Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilmek için Türkiye’nin bugünkü sinirlari içindeki yerler halkindan olmak ve seçim çevresine yeni gelenlerin ise en az bes yil oturmus olmalari” gerektigi kanun hükmü haline getirilmek isteniyordu. M. Kemal Pasa’yi milletvekili seçilmekten yoksun birakmak isteyen bu önerge üzerine söz alan M. Kemal Pasa, dogum yerinin Türkiye’nin sinirlari disinda kaldigini ve bir yerde bes yil oturmadigini belirttikten sonra, düsmanlara karsi savastigini, vatani kurtarmak için hiç bir yerde bes yil oturamadigini hatirlatip, ulusun sevgisisi kazanmis bir insan olmasina ragmen kendisini yurttaslik haklarindan yoksun birakmak isteyen bu kimselerin bu yetkiyi kimden aldiklarini sordu. Önerge red edildi. Mustafa Kemal’in kamuoyu yoklamasi yapmak üzere 14 Ocak 1923′de Bati Anadolu’da bir geziye çikmasini firsat bilen muhalif grup, O’nun Ankara’dan ayrildiginin ertesi günü “Hilafet-i Islamiye ve Büyük Millet Meclisi” baslikli bir brosür yayinladilar. Brosürün önceden hazirlanmis oldugu ve M. Kemal’in Ankara’dan ayrilmasini firsat bilerek dagitildigi anlasiliyordu. Brosürün ana fikri, islam kamuoyunun son gelismelerden (Saltanatin Kaldirilisi) büyük izdirap içinde bulundugu, Hilafet’in hükümet demek oldugu ve Hilafet’in hukuk ve görevlerini yok etmenin hiç kimsenin, hiç bir meclisin elinde olmadigi esaslarina dayaniyor, “Halife Meclisin, Meclis Halife’nindir.” sözleriyle bitiriyordu. Yürütme yetkisinin Halife’ye verilmesini ve Meclis’in aldigi kararlarin ve kanunlarin Halife’yi baglamayacagi, dolayisiyla Meclis’in çikardigi Saltanat ve Hilafet ile ilgili yasalarin mesru olmadigi görüsü savunuluyordu. Bu bildiri, M. Kemal’e ve O’nun gerçeklestirmek istedigi devrime bir tepki idi. Izmit’e gelen M. Kemal, din ve hilafet konusunda yaptigi açiklamada “Türkiye Büyük Millet Meclisi Halife’nin degildir ve olamaz, Türkiye Büyük Millet Meclisi yalniz ve yalniz Ulusundur.” dedi. T.B.M.M.nin büyük programinin tam bagimsizlik, kayitsiz sartsiz ulusal egemenlik esaslarina dayandigini, teokratik devlet biçiminin ve buna bagli bütün toplumsal düzenin ve çikarlarin yikilacagini belirtti. 16 Ocak’ta yaptigi toplantida, Hilafet’in dinle ilgisi olmadigini, siyasi bir mevki oldugunu, idare-i maslahatçilikla devrim yapilamayacagini belirttikten sonra “Devrimin kanunu mevcut kanunlarin üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafamizdaki cereyani bogmadikça basladigimiz devrim ve ilerleme bir an bile durmayacaktir” diyerek gericilere gerekli yaniti verdi. Basinla iyi iliski kurmak istedigi için Izmit’te yaptigi basin toplantisinda, “Devrim” yapilacagini açiklarken, Meclis’te birligin saglanmasi için “Müdafaa-i Hukuk Gurubu”nun gerekli oldugunu bunun disindaki gruplarin yararli olmadigini belirtti ve Ittihatçilardan ülke yarari için politikaya karismamalarini istedi. Bu sirada Annesi Zübeyde Hanim’in ölüm haberi geldi. Izmir’de annesinin mezari basinda devrimci inancini “Ulusal hakimiyet ugrunda canimi vermek benim için bir vicdan ve namus borcu olsun” sözleriyle bir kez daha yineledi. Bu sirada Lozan’in ilk görüsmeleri kesildigi için Ismet Pasa ile Ankara’ya döndü. Meclis’te gizli oturumlar çok sert geçti. Trabzon mebusu Sükrü Bey’in Topal Osman tarafindan öldürülüsü, M. Kemal’e saldirilara yol açti. M. Kemal’i kendilerine buyük engel gören, tutucu, gerici, ittihatçilar, çikarci gruplar, O’na karsi muhalefette birlesiyorlardi. Yakin arkadaslarindan Rauf Bey, Kazim Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Pasa’lar da yavas, yavas yanindan ayrilip, Hilâfetçilere kuvvet veriyorlardi. Saltanati geri getirmek isteyen gericilerin çalismalari karsisinda arkadaslarinin kendisini yalniz biraktigini gören M. Kemal, 20 Mart 1923′te Konya’da yaptigi bir konusmada Türkiye’yi Ortaçag karanligina çekmek isteyen gericilere karsi tutumunu açikça su sözleriyle belirtti: “Eger onlara karsi benim sahsimda bir sey anlamak isterseniz, derim ki, ben sahsen onlarin düsmaniyim. Onlarin olumsuz yönde atacaklari bir adim, yalniz benim sahsi imanima degil, yalniz benim amacima degil, o adim benim ulusumun hayatiyla ilgili, o adim benim ulusumun hayatina karsi bir kasit, o adim ulusumun kalbine yöneltilmis zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle ayni fikirde olan arkadaslarimin yapacagi sey mutlaka o adimlari atanlari tepelemektir… Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. Örnegin eger bunu sagliyacak kanunlar olmasa, bunu saglayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adim atanlar karsisinda herkes çekilse ve ben kendi basima yalniz kalsam; yine tepeler ve yine öldürürüm.” Cumhuriyet’e dogru gidis bu kararli sözlerle açikça görülüyordu. M. Kemal Pasa, 8 Nisan 1923′de dokuz ilkede görüslerini toplatarak, programini belirlerken, siyasi biçimlenmeyi de hazirladi. Savas zamaninin T.B.M.M.’nin görevi son bulmustu. Bu sebeple Meclis kendini dagitip, seçime gitme karari aldi. M. Kemal, dagilmadan önce Meclisten 15 Nisan’da, Saltanati geri getirmeye çalisanlari vatan haini kabul eden bir kanun degisikligi ile “Hiyanet-i Vataniye Kanunu”na, ileride gerekirse yine Istiklal Mahkemeleri kurma firsatini veren bir ek getirdi. Yeni kurulacak Meclis’te kuvvetli bir kadro olusturmayi ve böylece Cumhuriyet’i ilan etmeyi düsünen M. Kemal’in bu çalismalari yakin arkadaslarinin kendisinden uzaklasmasini hizlandirdi. Rauf Bey ve arkadaslari, M. Kemal’in partiler üstü kalmasini, politikaya karismamasini, önererek, O’nu pasif duruma getirmek istiyorlardi. Rauf Bey’in Ismet Pasa ile aralarinin açilmasi da bu ayriligin baska bir yönü idi. Lozan’dan dönen Ismet Pasa’yi karsilamak istemeyen Rauf Bey Basbakanlik’tan bile istifa etti. Ikinci Meclis, toplandiktan sonra Lozan’i onayladi. Artik sorun Türkiye’nin rejiminin belirlenmesiydi. M. Kemal 22 Eylül 1923′de “Neue Treie Presse” adli bir Viyana gazetesi muhabiriyle yaptigi görüsmede, 23 Nisan 1920′de kurulan sistemin Cumhuriyet oldugunu fakat adinin açiklanamadigini belirtip, yapilacak isin yalnizca isim koymak oldugunu söyledi. Yeni devletin baskentinin neresi olacagi da bir sorundu. Ankara 1920′den beri bu isi yapiyordu. Merkezi ve güvenli durumu ortada idi. Meclis’te uzun tartismalardan sonra 13 Ekim’de Ankara baskent olarak oy çoklugu ile kabul edildi. Cumhuriyet’in ilanina bir adim daha yaklasilmisti. M. Kemal’e Cumhuriyet’in ilanina firsat veren bir hükümet buhrani oldu. Basbakan Fethi Okyar Bey’e karsi Meclis’te muhalefet olusmasi üzerine M. Kemal, “Erkan-i Harbiye Umumiye Riyaseti Vekili Fevzi Pasa”nin disinda kabinenin istifasina karar verdi ve 27 Ekim’de uygulandi. Mevcut sisteme göre her bakan Meclis tarafindan tek tek seçiliyordu. Istifa eden bakanlar yeniden seçilirlerse, görev kabul etmeyeceklerdi. Bu sirada Rauf Bey, Kazim Karabekir, Ali Fuat, Refet Pasalar Istanbul’da bulunuyorlar ve temaslari, Halife’ye yakinlik gösterileri oluyordu. Ankara’da’ ise kabine kurulamiyordu. Bu gelismeler üzerine “Cumhuriyet Ilani” ile isi kökünden çözmeye karar veren M. Kemal 28 Ekim gecesi Çankaya’da Ismet Pasa ve bazi kimseleri toplantiya çagirdi ve “Yarin Cumhuriyeti ilan edecegiz.” diyerek kararini açikladi. Misafirlerin ayrilmasindan sonra Ismet Pasa’yi alikoydu ve birlikte, Teskilat-i Esasiye Kanunu’nda gerekli degisikligi saglayacak önergeyi hazirladilar. Ertesi gün saat 10′da Parti grubunda yapilan toplantida, M. Kemal Pasa Genel Baskan olarak Hükümet buhraninin mevcut sistemden kaynaklandigini, bunun çözumünün istikrarli bir sistemde oldugunu belirtttkten sonra degisiklik önergesini okuttu: * Türkiye Devleti’nin Hukümet sekli Cumhuriyettir * Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafindan idare olunur * Türkiye Devleti, Hükümetin inkisam ettigi idare subelerini Icra Vekilleri (Bakanlar Kurulu) vasitasiyla idare eder. Bu önerge Parti toplantisinda tartisildi Büyük Millet Meclisi’nin ayni aksam (29 Ekim 1923) saat 18:45′de yaptigi toplantidan sonra 20.30′da “YASASIN CUMHURIYET” sesleri arasinda Cumhuriyet ilan olundu ve yeni Türk Devleti’nin adi kondu. “TÜRKIYE CUMHURIYETI”. Hemen arkasindan da Türk Ulusu’nun kurtaricisi Gazi M.Kemal oy birligi ile Cumhurbaskani seçildi. Kürsüye gelen Cumhurbaskani M. Kemal, kendisini Cumhurbaskani seçen Meclis’e tesekkür ettikten sonra “Son yillarda Ulusumuzun fiili olarak gösterdigi kabiliyet ve istidat, kendi hakkinda kötü düsüncede bulunanlarinn ne kadar tedkikten uzak görünüse önem veren insanlar oldugunu pek güzel ispat etti. Ulusumuz kendisinde bulunan nitelikleri ve degeri, hükümetin yeni adiyla uygarlik dünyasina çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünyada isgal ettigi yere layik oldugunu eserleriyle ispat edecektir… Türkiye Cumhuriyeti mutlu, basarili ve muzaffer olacaktir.” sözleriyle konusmasini tamamladi. M. Kemal Cumhurbaskani seçildiginde henüz 42 yasindaydi. Cumhuriyetin ilk Basbakani Ismet Pasa oldu. 19 Mayis 1919′da Samsun’da baslayan yeni ve bagimsiz, bir Türk Devleti kurmak savasi dis ve iç düsmanlara karsi basariyla sonuçlanarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kurtulus Savasi’nin inanç ve basarisi nasil Atatürk’ün eseri idiyse, Cumhuriyet de yine O’nun eseri idi. Ileriki yillarda bunu su sözleriyle belirtti. “Benim en büyük eserim Türkiye Cumhuriyeti’dir.” SONUÇ Bir zamanlarin muhtesem Osmanli Imparatorlugu, gerek iç gerekse dis etkenlerin sonucunda 18. y.y.’dan itibaren hizli bir çökuntüye girdi. Kapitülasyonlar sebebiyle Avrupa devletlerinin açik pazari durumuna geldi. Rusya ve Avusturya’nin devamli saldirilari sonunda savaslari kaybederken, önemli topraklarini elden çikardi. Imparatorlugun bu çöküntüsünü gören Padisahlar, Imparatorlugu kurtarmak için islahat önlemlerine basladilar. Fakat yalnizca askeri olan bu önlemler etkili olamadi. III. Selim’in baslattigi Nizam-i Cedit ise 1807′de gerici bir ayaklanma ile son buldu. 19. y.y.’da çöküntü büyük hizla sürerken, Fransiz Devrimi’nin ortaya koydugu ulusal bagimsizlik ve egemenlik akimlari, Osmanli Imparatorlugu’nun Balkanlar’da yasayan Hristiyan azinliklarini etkiledi ve bagimsizlik isteklerini kamçiladi. Sirp, Yunan ve hatta Misir ayaklanmalari Imparatorlugun iç bünyesini sarsti ve bunlar giderek bagimsizlik veya özerklik kazandilar. Bu yüz yilda Rus tehlikesi karsisinda Ingiltere ve Fransa Osmanli Imparatorlugu’nun toprak bütünlügünü koruma potikasi izlediler. Kirim Savasi’nda bu politika sonucu Rusya’ya savas bile açtilar. 1838 ticaret anlasmasi ile imparatorluk ekonomik bakimdan batinin eline geçerken, 1854′den sonra baslayan dis borçlanma ile, 1881′de mali iflasa ve batinin mali denetimine girdi. II. Mahmut Islahati ve Tanzimat da Imparatorlugun kurtulusu için çözüm olmadi. Genç Osmanlilar’in çalismalari 1876′da Kanun-u Esasi’nin ilanini hazirladi. Birinci Mesrutiyet yasama firsati bulamadan 1877-78 Osmanli-Rus savasi bu dönemin sonunu hazirlarken, Abdülhamid’in “Istibdati” basladi. Bu tarihten sonra Ingiltere de koruyucu politikasini terk etti. Ermeni konusu da ilk kez gündeme geldi. Osmanli Imparatorlugu bundan sonra Almanya’ya yanasti. Alman siyasi, askeri iliskisi, Alman ekonomik ihtiraslarini da getirdi. Bagdat Demiryolu projesi bunu simgeledi. 20. y.y.’a girilirken Abdülhamid’e karsi baslayan Genç Türk hareketi gittikçe kuvvetlendi ve 1908′de II. Mesrutiyeti getirdi. Fakat 31 Mart gerici ayaklanmasi ile 1909′da iç buhran yasandi. II. Mesrutiyet de Imparatorlugu kurtaramadi. Osmanlicilik, Islamcilik, Baticilik ve Türkçülük akimlarinin çatistigi bu dönem, içte buhranlar, anarsi yaratirken, dista da Trablus ve Balkan Savaslari’nda büyük yenilgi ve tüm Makedonya’nin kaybi ile sonuçlandi. 1914 yilinda baslayan Birinci Dünya Savasi’na Almanya yaninda giren Imparatorlugun kaderi de çizilmis oldu. Bu savastan çok agir kayiplarla yenik çikan Osmanli Imparatorlugu Mondros Ateskesi ile kayitsiz sartsiz teslim oldu. Yüz yildan beri süren Dogu Sorununun çözümü, Avrupa’nin Hasta Adaminin mirasinin paylasilmasi ile Türk Ulusu’nun dünya siyasi tarihindeki varligi ortadan kaldirilmak isteniyordu. Savas içinde gizli anlasmalarla, Ingiltere, Fransa, Rusya ve Italya Osmanli Imparatorlugu’nun paylasilmasini kararlastirmislardi. Fakat Rusya’da devrim çikinca anlasmalar önemini yitirdi. Türk Ulusu’nun hakkinda karar verecek en büyük kuvvet Ingiltere idi. Ingiltere Bati Anadolu’yu Yunanistan’a veriyor, Doguda bir Ermenistan ve Kürdistan kurmak istiyor, Türk yurdunun geri kalan yerlerini de Fransa ve Italya ile paylasiyordu. Ülkenin yagmalanmasina boyun egen Padisah ve Hükümet, kurtulusu Ingiliz himayesinde görüyorlardi. Halk ve aydinlar çaresizlik içinde, çogunluk kadere boyun egmis görünüyordu. Kurtulus çareleri arayanlar Padisah - Halifesiz bir çare düsünemiyordu. Kurtulusu Amerikan mandasinda görenler veya yörelerinin kurtulusunu saglamak için çalisanlar vardi. Birinci Dünya Savasi’nin sonundaki perisan ve çaresiz durumda, bir tek insan, M. Kemal topyekün kurtulus ve tam bagimsiz yeni bir Türk Devleti kurmak düsüncesiyle Samsun’a geldi. O’nun yola çiktigi sirada ise Yunanlilar Izmir’i isgal ediyorlardi. Padisah ve Hukümet ise Izmir’i Yunanlilara veren Ingilizlerin hala körü körüne her istegine boyun egiyorlardi. Düsmanla isbirligi yapan Padisah ve Istanbul Hükümeti’nin bu tutumlari karsisinda M. Kemal, ulusal bagimsizlik ve ulusal egemenlik savasinin esaslarini Amasya’da ulusu ve orduyu Padisah - Halifeye karsi ayaklandirmak seklinde belirledi. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde de bu esaslar içinde yeni bir Türk Devleti’nin kurulusunun ulusal bilinçlenme, idari, siyasi örgütlenmesini de gerçeklestirdi. Misak-i Milli ile bu esaslar Istanbul’da bir kez daha ortaya konunca Ingilizler, Istanbul’u isgal ettiler. Bundan yilmayan M. Kemal, Ankara’da ulusun mesru iradesinin eseri olan ulusal egemenlik prensibini B.M.M. ile ortaya koydu. Fakat bütün bunlarin gerçeklesmesi çok büyük güçlükler ve olanaksizliklar içinde yapiliyordi. Bir yandan Itilaf Devletleri ve Yunan saldirisi ve baskilari bir yandan Padisah ve Istanbul Hükümeti’nin M. Kemal ve B.M.M.’ni gayri mesru ilan etmesi, Türk Ulusu’nu olumsuz yönde etkiledi. Türk Ulusu, yüzlerce yildan beri dini ve geleneksel iktidar kabul edilen Padisah - Halife ile bu degerleri yikan ve yerine ulusal, egemenlik degerleriyle ulusu bir araya toplamak isteyen M. Kemal hareketi arasinda bir süre bocaladi. Yer yer B.M.M.’nin otoritesine karsi ayaklanmalar çikti. Dogu Anadolu’da Ermenilere, Güneyde Fransizlara karsi savasildi. Batida Yunan Taarruzu ve iç ayaklanmalara karsi Kuva-yi Milliye ile çözüm bulan B.M.M. daha sonra düzenli ordu kurar. I. ve II. Inönü Savaslari ile ilk askeri basarilarini sagladi. Diger yandan dis iliskilerde Sovyetler Birligi ile Moskova Antlasmasi’ni imzaladi. Sakarya Meydan Savasi’nda Yunan Ordusu’nu yendi. Fransa ile de anlasan Türkiye Itilaf blokunu da parçaladi. 26 Agustos 1922′de baslayan ve 9 Eylül’de Izmir’de Yunan Ordusu’nun denize dökülmesi ile son bulan Büyük Taarruz, Türkiye gerçegini ve Türk Ulusu’nun yenilmez azmini bütün dünyaya kanitladi. Askeri basarisini Mudanya Ateskesi ve Lozan Antlasmasi ile de onaylatti. Emperyalizme karsi yapilan bagimsizlik savasini kazanan, “Türk Mucizesi”ni yaratan Türkiye’nin bu basarisi bütün Mazlum Uluslara örnek oldu. M. Kemal Kurtulus Savasi’nin bittigi yerde; Türkiye’nin çagdaslasma sabasarilmasi için Cumhuriyet döneminde Atatürk ‘ün yeni vasini baslatti. 1 Kasim 1922′de Saltanat’in kaldirilisi ve 29 Ekim 1923′de Cumhuriyet’in Ilani ile Türkiye yeni devlet sistemini Fransiz Devrimi ile ortaya konan insan haklarina dayanan “Ulusal ve Laik Devlet”i gerçeklestirmis oldu. Ancak, çagdas devlet ve ülke olma mücadelesi için Türk Devrimi’nin mücadele vermesi gerekiyordu.
DÖRT HALİFE DEVRİ
December 28, 2007
DÖRT HALİFE DEVRİ
HZ. Muhammedin vefatından sonra islam Devleti’nin başına sırasıyla HZ.Ebubekir ,HZ.Ömer,HZ.Osman ve HZ.Ali geçmiştir.Halifeler bu dönemde seçimle belirlendigi için DÖRT HALİFE DEVRİNE ‘’CUMHURİYET DÖNEMİ’’de denmiştir.
HZ.EBUBEKİR DÖNEMİ
HZ.Muhammet kendisinden sonra yerine kimin geçicegini belirtmemişti.Onun ölümünden sonra çıkan tartışmalarda HZ.Ebubekir halife seçilmiştir. Bu arada HZ.Muhammed’in ölümü üzerine islam dünyasında iç karışıklıklar yaşanmaya başladı.
Bunlar;
-Arabistan’da dinden dönme olayları
-Yalancı peygamberlerin ortaya çıkması
-İslamiyeti yeni kabul eden Yemen ve Umman gibi yerlerde kabilelerin zekat vermek istememesi
HZ.Ebubekir Halid Bin Velid komutasındaki islam ordularını Yemen’e göndererek yalancı peygamberleri ortadan kaldırdı ve sarsılan islam birligini yeniden sağlamış oldu.Zekat vermek istemeyenlerin isyanlarını bastırarak onları cezalandırdı.
HZ.Ebubekir halife olduğu sırada Sasani devleti cöküş içindeydi.HZ.Ebubekir sasanilerin egemenliğindeki Irağa ordular gönderdi.Bu orduların başarıları sonucu Hire beyliği osmanlı Devletine bağlandı.
İslamiyeti Arabistan dışına da yaymayı amaçlayan HZ.Ebubekir Bizans egemenliğindeki Suriye’ye ordular gönderdi.Yermük’te bizans ile yapılan savaşı müslümanlar kazandı ve böylece Suriye’nin kapıları müslümanlara açılmış oldu.
HZ.Ebubekir döneminin önemli olaylarından biri Kur’an-ı kerim’in toplanarak kitap haline getirilmesidir.
HZ.Ebubekir 634 yılında hastalandı ve namaz kıldırma görevini HZ.Osman’a verdi. Aynı yıl 63 yaşında vefat etti.
EDİRNE’NİN DÜŞÜŞÜ
December 28, 2007
EDİRNE’NİN DÜŞÜŞÜ
Şarköy Çıkarması, böyle bir ortam içinde gerçekleşti. Babıali baskının baş rolündeki Yarbay Enver Bey’in önayak olduğu bu plana göre; kendisinin kurmay başkanlığını yaptığı İstanbul’daki 10. Kolordu denizden Şarköy kıyılarına çıkarılacak, Gelibolu cephesindeki kuvvetler de karadan taarruz edecekler ve bu cephedeki Bulgar kuvvetleri ezilerek Edirne üzerine yürünecekti. Harekat istenilen şekilde gelişmezse bile, Bulgar kuvvetlerinin bir kısmı bu cepheye çekilerek Edirne’nin yükü azaltılacak ve kamuoyunun istekleri bir ölçüde yerine getirilmiş olacaktı.
Planın uygulamasına, ateşkesin bozulduğu günün haftasında başlandı…
Enver Bey’in kurmay başkanlığını yaptığı Hurşit Paşa komutasındaki 10 Kolordu, iki Nizamiye tümeni ve iki alaylı birlikten kuruluydu. İstanbul’dan gemilere bindirilen ilk çıkarma birlikleri, 8 Şubat günü Şarköy kıyılarına ulaştılar ve saat 11.00′e doğru sahile ayak bastılar. Çıkarmanın, sabahın erken saatlerinde baskın şeklinde başlaması planlanmıştı; ancak gemilere binmekte gecikildiği için bu saatte kalınmıştı. Kötü rastlantı, deniz de dalgalıydı. Üstelik asker hem eğitimsizdir, hem de denize alışık olmadığından çoğunu deniz tutmuştu. Buna rağmen savaş gemilerinin desteğinde çıkarma yine de başarılı olmuştu. Hiçbir düşman direnişi ile karşılaşmayan ilk birlikler kıyıya ulaşıp bir köprübaşı tutmuşlardı. Böyle bir hareket beklemeyen Bulgarlar, baskına uğramışlardı.
Binbaşı Fethi Bey’in kurmay başkanlığını, Binbaşı Mustafa Kemal’in harekat şube müdürlüğünü yaptığı Fahri Paşa komutasındaki Mürettepe Kolordusu da, sabah erkenden Gelibolu cephesinden taarruza başlamıştı. Kolordu, 27. Tümen ve Mürettep Tümen’den kuruluydu. Kuzeyde Şarköy’de çıkarmanın başladığı saatlerde 27. Tümen de düşmanın ilk hat mevzilerini ele geçirdi. Türk savaş gemileri, Marmara’dan bu taarruzu desteklemekte ve toplarıyla taarruzun yolunu açmaktadır.
Ancak, az sonra işler tersine döner. 27. Tümen Komutanı Mustafa Paşa, yarılan düşman gediğine ihtiyat alayını sürmekte geç kalmış, bu arada 7. Bulgar Tümeni kendisini toparlamıştır. Hesapta olmayan bir sisin bastırması ile başlayan Bulgar karşı taarruzu, daha çoğu Arap erlerinden kurulu 27. Tümen cephesinde karışıklığa sebep olur. Sonra çekilme başlar ve kısa sürede iş bozguna döner. Bu bozgun, Batıdaki diğer birlikleri de etkiler. Az önce başarı ile gelişen harekat, yenilgiye dönmüştür.
Bunun üzerine Kolordu Komutanı Fahri Paşa eski mevzilere çekilme emri verir. Halbuki bu sıralarda, 10. Kolordu’nun Şarköy çıkarması başarı ile devam etmektedir. O günkü savaşta Mürettep Kolordu’nun ölü ve yaralı olarak kaybı 3.232 kişiyi bulmuştur.
Akşama doğru Hadımköy’deki karargahında durumu öğrenen Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, Mürettep Kolordu’nun bu başarısızlığı karşısında, yalnız başına kalan Şarköy çıkarma kuvvetlerini bir maceraya atılmaktan korumak ister ve çıkarma kuvvetleri komutanı Hurşit Paşa’ya emir vererek, çıkan birliklerin geriye alınmasını emreder. Kurmay Başkanı Enver Bey ise harekatta devam düşüncesindedir. Onun etkisiyle Hurşit Paşa, çıkarmayı sürdürür.
Ertesi gün, 9 Şubat sabahı, çıkarma kuvvetinin (10. Kolordu’nun) yarısı kıyıya çıkmıştır. Henüz düşman hareketi yoktur ve çıkarma devam etmektedir. Ama beri yandan da, ortada çelişkili ve askerliğe sığmayan bir durum vardır: Bir kolordu komutanı kendi kurmay başkanını etkisinde kalarak başkomutanın emrini dinlememekte, kendi başına buyruk hareket etmektedir.
İşe Başbakan ve Harbiye Bakanı Mahmut Şevket el koyar. Çıkarmanın derhal durdurulmasını ve çıkan birliklerin gemilere alınmasını emreder. Halbuki o gün Gelibolu cephesindeki Bulgar 7. Tümeni, Mürettep Kolodu’nun, yeni bir taarruzunu bekleyerek, gerisindeki Şarköy çıkarmasına kuvvet ayıramamış, daha gerilerde ihtiyattaki Bulgar kuvvetleri ise Şarköy’e parça parça ulaştığından bir harekete girişememişlerdir.
O zamanın koşullarında çıkarma kuvvetlerini yeni birliklerle desteklemek, silah, cephane ve diğer bütünlemelerini sağlamak güçtü. Gelibolu’daki Mürettep Kolordu’nun düşman cephesini yararak çıkarma kuvvetleri ile birleşmesi gerçekleşemezse, geriden gelmekte olan düşman ihtiyat birlikleri karşısında yalnız başlarına kalan çıkarma kuvvetlerinin yok olma tehlikesi vardı.
Çıkarma kuvvetleri komutanı, başbakanın kesin emri üzerine çıkarmayı durdurarak kıyıdaki birliklerin gemilere alınmasına başladı. Bulgarların çıkarma bölgesine yeterli kuvvet getirememiş olmalarından dolayı, çıkarma birlikleri iki gün boyunca hiçbir zorlukla karşılaşmada kıyıyı boşattılar ve gemilere bindirilerek -İstanbul yerine- Gelibolu’ya çıkarıldılar. Çıkarma harekatı başarısız olmuştu. Bu durum, Türk ordusunun henüz taarruz gücü kazanamadığını ortaya koyuyordu.
Türk Doğu Ordusu, hiç olmazsa bir şeyler yapmış olmak için “Taarruzi Keşif” denen bazı hareketlere girişti. Bulgarlar, Çatalca cephesinde kuvvetli artçılar bırakarak 15-20 kilometre geriye çekilmişlerdi. Niyetlerinin, Türk ordusunu zamanından önce bir taarruza teşvik ederek mevzilerinden çıkarmak, sonra da büyük bir karşı taarruzla Çatalca mevzilerini de yarıp İstanbul’u ele geçirmek olduğu anlaşılıyordu. Bununla birlikte Ahmet İzzet Paşa, yine de bir kısım kuvvetle Bulgar artçılarını atarak ilerledi. Büyük Çekmece Batısında kuvvetli bir ileri mevzi tuttu. Bu arada irili ufaklı bir sürü çarpışma ile ilerili gerili hareketler oluyordu.
Yeniden savaşın başlamasından bir buçuk ay sonra 17 Mart’ta, Çatalca cephesinde bir taarruz denemesi daha yapıldı. Bütün cephede girişilen bu harekat sonunda yeniden geriye dönüldü. Bulgarlar hala yenilmeyecek kadar kuvvetli idiler. Şimdi artık iki taraf da birbirine taarruzdan çekiniyordu. Bulgarların kesin bir saldırıya girişmeden önce Edirne’nin düşmesini bekledikleri anlaşılmaktaydı
Ermeni Meselesi ve Türkiye’nin Uluslararası Konumu
December 28, 2007
Ermeni Meselesi ve Türkiye’nin Uluslararası Konumu
Prof.Dr. Hasan Köni 24 Nisan 2001 Türü: Konferans Almanya Türk Toplumu’nun Extertal’de yaptığı toplantıda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Köni, Ermeni meselesi ve Türkiye’nin uluslararası konumu konusunda konferans verdi ve şunları söyledi: Ermeni meselesi 24 Nisan olarak kutlanan Genosid olayı diye birşey yok. Bu tarihte İstanbul ve civarındaki Ermeni liderler tutuklanmıştır. 25 Nisan 1915′de ise İngiliz, Fransız mütteffik çıkarmalarının 250 bin kişi ile Çanakkale’ye yoğun çıkarması vardır. Bu çıkarma haberi alındığı için orduyu arkadan vurmalarını önlemek için sadece 300 Ermeni lideri tutuklanmıştır. Çanakkale’de 18 Mart’da bombalama olmuştur. 25 Nisan’da ise askeri çıkartma. 1915′de Van civarında Ruslar ayrıca Ermeni desteği ile ilerlemektedir. O zaman Türkiye iki ordu arasında sıkışmış durumdadır. 250 bin kişiyi Çanakkale’ye yığmıştır. Doğuda Ruslar’la büyük bir mücadele içindedir. Bu zamanda 1915 yılında Orta Doğu cephesinde ordu Cemal Paşa ve Kemal Paşa ile bir hareket yapmaktadır. Yani üçe bölünmüş ordunun içeride böyle bir katliamı yapması mümkün değil. Aslında iç bölgelerde sadece ufak bir jandarma gücü kalmıştır. O zaman mecburen savaş alanından Ermenileri aşağıya çekmişlerdir. Bu arada çatışma bölgesinden aşağıya kaydırılanlar sadece Ermeniler değildir. Türk ve Kürt aşiretleri ve bazı diğer unsurlar da Osmanlı’nın Mezopotamya bölgesine doğru kaydırılmıştır. Bu bir boşaltma olayıdır. Göç ettirme emri 27 Mayıs 1915′de verilmiştir. Liderlerinin tutuklanması olayı nedeniyle Ermeniler tarafından 24 Nisan alınıyor. 24 Nisan tarihinde İstanbul ve İzmir’deki Ermeniler duruyor. Hatta o zaman Çanakkale savaşlarında savaşan Ermeni birliği bile var. Bu göç olayı karşı tarafa yataklık eden bir grubun ayrım yapılmaksızın aşağıya kaydırılması. Ayrıca çatışmalar sırasında yerinden olmamak için “convert” olan yani müslümanlığa dönen Ermeniler de var. Bunların kimler olduklarını bilemiyoruz. Sayıları 300-400 bin kişi. Mesela Hakkari’deki Alevi kardeşlerimiz dönmüş Ermeniler’dir. Ayrıca dönmüş Museviler ve dönmüş Rumlar da var. Bunları maalesef Türkiye Cumhuriyeti kendi vatandaşlarını rahatsız etmemek için açıklamıyor. Doğuda maalesef bir yangın olduğu zaman askerlik ve nüfus şubeleri ilk önce yanar. Belkide devletin içinde de yüksek rütbeye gelmiş Ermeni kökenli dönmüş insanlarımız var. Kim olduklarını bilmiyoruz. Genelde Ermeni meselesinde dönmelerden hiç bahsedilmiyor. Bu arada karşı tarafa geçmiş olanlar olmuş. Tabii göç etmiş olanlar da var. Genosid Psikolojisi Ermeniler konusunda güncel olaylara gelince, Genosid psikolojisi diye bir yapı birden bire ortaya atılmaya başlandı. Bu konuda kitaplar yazıldı. Genosid psikolojisi kitabını yazan insanların bahsettikleri konu şu: Bir toplumda belli bir grup ekonomik olarak çok ileri çıktığı için bir kıskançlık meydana geliyor. Bir çatışma çıktığında da bu kıskançlıktan faydalanarak bu grup ortadan kaldırılıyor. Bu analiz Almanya’daki Yahudiler üzerine kurulmuş bir analiz. Alman toplumunda ekonomik olarak Yahudiler yukarı çıkıyorlar, ekonomik çöküntü ve bir savaş olduğunda da toplum kıskançlık nedeniyle birikimiş kinle beraber intikam alıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda böyle bir genosid psikolojisi yok. Ermenilerinde içinde olduğu azınlıkların ticaret yapması sistemin gereğı icabı. Vergi için para ödüyorlar ve kendileri ticaretle meşguller. Çok sert bir sultan olarak bilinen Abdülhamit’in bile danışmanları Ermeni ya da Yahudi. Doktoru da ayrıca Yahudi. Yani böyle bir ortam yok. “Azınlıklar niye kendi kimliklerini ortaya çıkarmak için katliam motifini kullanırlar?” konusunda araştırma yaptık. Yoğun bir şekilde Musevi hareketini inceledik. Soykırım işi bir kimlik sorunu Aslında bu soykırım işi bir kimlik sorunu. (Konuyla ilgili bir anı.) Kanada’da verdiğim bir konferansta, söylediğim herşeye neden itiraz ettiğini sorduğum bir bayan, kendisinin Ermeni olduğunu, dedesini Türklerin kestiğini, Ermenice yada Türkçe bilmediğini, tarihçi de olmadığını söyledi. Konferans sonrası konuştuğumda samimi olarak bana şunu söyledi: “Bu bir kimlik sorunu. Ben gördüğünüz gibi Amerkalı’ya benziyorum. Bu toplum içinde ben kayboldum. Bu genosid tezini ileri sürdükten sonra ise varım (Katliama uğradım ki Ermeni’yim, düşünüyorum ki varım gibi bir şey.) Bu benim varlığımı kanıtlıyor. Bu varlığım kanıtlandıktan sonra bana burs verdiler. Saygınlığım var. Buranın basını bizi dinler hale geldi” dedi. Hakikaten sözde soykırımı iş alanı yaratmış. Bu iş 75-80 milyon dolarlık bir endüstri. (Eğer bu gün soykırımını kabul etsek en aşağı 20 bin Ermeni işsiz kalacak.) Kitaplar yazıyorlar, toplantılar yapıyorlar, para aktarıyorlar ve heykeller dikiyorlar. Amerika’daki moda olan kimlik konusu. (Örneğin buradaki bazı Türklerin, aşırı dinci yada İslamcı olmasının nedeni kimlik koruma boyutunda bir olay oluyor.) Musevi soykırımı Musevi hareketini inceledik demiştim. Gerçek olan Musevi soykırımı, 1945-1967 arasında pek uluslararası alanda kabul görmemiş ve çok ortaya çıkarılmamış. Belki Amerikan kültürü içinde hissedilebilir hale getirilmiş ama esas olarak 1967 savaşından sonra Musevilerin, geniş Arap topraklarını almasından sonra (Amerika’nın da müsadesi ile) birden bire soykırım olayı uluslararası alanda bir patlama göstermiş. 1968′de Orta Doğu’nun terörizme girmesi ile diğerleride bunu öğrenmişler. Ve soykırım alanı gelişmiş. Geliştirme sebeplerinden birisi (haklı olmalarına rağmen) şu: işgal edilen topraklardaki meşruiyeti sağlamak. Örneğin Ermenistan Azerbeycan’da işgal ettiği topraklarda devamlı büyüyor. Gürcistan içinde de faaliyetleri var. Bu konuda herhangi bir tartışma yok. Çünkü dünya kamuoyu (Almanya da dahil) 1915 soykırımı olayı ile meşgul. Politikacıların oy meselesi Ayrıca tabii politikacıların oy meselesi de var. Konuyla ilgili olarak bir Fransız parlamenteri, “Bir tarihi gerçek vardır. Bir de siyasi gerçek vardır. Bu siyasi gerçek medyanın ortaya koyduğu bir gerçektir ve uluslararası konjüktür, insan hakları ve kimlik krizi ile ortaya konan bir gerçektir. Nihayet Lyon bölgesinde bana oy verecek 22 bin Ermeninin ortaya koyduğu gerçektir. Ben kendi menfaatime göre oy veririm” dedi. Olayın gerçek boyutları bu şekilde. Sayın Ethem Mahçupyan bir yazısında “Ermeniler enerjilerini kendi devletlerini kurmaktan çok giderek kendi kültürleri ve cemaatleri üzerine yoğunlaştırdılar. Böylece Ermeni milliyetçiliğinin hala neden cemaat karekteri taşıdığı anlaşılabilir” diyor. Aslında söylediği şu: Ermeniler kendi devletlerini kurmakla uğraşmadılar. Kendi kültürleri ve cemaatleri üzerine yoğunlaştılar. Yani açıkçası “Biz devlet kuramadığımız için cemaat sisteminde kaldık.” Hangi topluluk kendini bulduktan sonra devlet kurmak için uğraşmaz? Böyle bir analiz olabilir mi? Almanlar hatıralarında böyle bir olayı yazmamışlar Tescir (göç) Kanunu’nun çıkışı 27 Mayıs 1915 tarihi. Uygulanışı da 3 Haziran 1915. Askeriyeye gönderilmiş olan emiri uygulayanlar, o zaman görevli olan Alman genel kurmayı. Ordu birliklerine bakıyorsunuz kurmay başkanı Alman yahut ordu komutanı Alman. O sırada böyle bir olay olduğuna dair bunlar hatıralarında ya da yazılarında böyle bir olayı yazmamışlar. Ermeni bir yazar, o dönemdeki hemşirelerin ve Alman askerlerin hatıralarını toplamış, onları bir kitap halinde yakında yayınlayacak. Aslında azınlıkların kimliklerini bulmak için neden bu tür terminolojiyi (soykırım) kullandıklarını ve bundan neler elde etmek istediklerini iyi anlamak lazımdır. Türkiye’nin uluslararası arenada güncel konumu Türkiye’nin batıya kabulü ve batının yanında olmasının önemli boyutlarından biri Rusya gibi batının sistemini değiştirmeye yönelik bir gücün var olmasıymış 1991′de Rus Elçiliği’ndeki bir toplantıdaydık. Tartışılan konu Rusya’nın çöküşü ve Yeltsin’in tankın üzerine çıkmasıydı. Orada bulunan İngiliz ateşesi benim bulunduğum tarafa doğru dönerek (İngilizcemden dolayı beni Arap veya İsrail diplomatı zannediyor olmalı) “Sovyetler Birliği gitti. Bu 65 milyonluk Türkiye de gitti” dedi. (Herkes benim bulunduğum tarafa baktı.) Ne olduğunu soran Büyükelçi’ye “Ben maalesef Türküm” dedim. “Üzülmeyin” dedi. “Asya ve Kafkaslar enerji hatlarıdır. Onların geçtiği bir alan olursunuz. Tekrar batının gözünde yükselirsiniz” dedi. O dönemde şunu anladık. Türkiye’nin batıya kabulü ve batının yanında olmasının önemli boyutlarından biri, özellikle 1945′lerden sonra hatta Kurtuluş savaşı sırasında da, Rusya gibi batının sistemini değiştirmeye yönelik bir gücün var olmasıymış. Tabii bizim konuşmalarımızda “Türkiye bölgesel bir güçtür. Asla marjinal olamaz” gibi imajlar konuşuldu. Hala bugün Dışişleri’nden gelen arkadaşlarımız da öyle konuşuyor. “Türkiye daima stratejik önemini muhafaza etmiştir. Boğazlar önemlidir” şeklinde ve 60-70 yıldır süren klasik bir stratejik görüş boyutumuz var. “Sizin Kafkasya konusunda ne bilginiz var. Ne de yatırım yapacak paranız var.” Daha sonraki yıllarda, Amerika Türk dernekleri ve iş konseyi toplantısı için ABD’ye gidecektik. (O sırada Demirel Başbakan, sayın Özal’da Cumhurbaşkanı idi.) Amerika’da yapılacak konuşmayı benden hazırlamamı istemişlerdi. O zamanki yapı şöyle: Türkiye’nin önünde Kafkasya ve Orta Asya açılmış. Körfez savaşı ile de Orta Doğu kapanmış bir durumdaydı. Kafkasya’daki (Ermenistan hariç) Türk Cumhuryetlerini tanımıştık. “Türkiye doğu ile batı arasında bir köprüdür. Eğer siz doğuya yatırım yapmak istiyorsanız, Türkiye’ye geleceksiniz. Hep birlikte orada gerekli yatırımları yapacağız” şeklinde bir yazı hazırlıyorum. Beklentimiz: Amerikan sermayesi “Türkler bu Kafkasları ve Orta Doğu’yu biliyor” diye bize gelecek. O elde ettiğimiz sermayelerle oradaki enerji hatlarına ve içe büyük yatırımlar yapacağız. Türkiye bu bölgenin hakikaten yükselen devletlerinden biri olacak şeklindeydi. Bu arada Amerikan Dışişleri’nden beni aradılar. “Siz Türkiye’nin bir köprü olduğunu, batının size yatırım yapacağını konuşmanız için yazıyormusunuz” diye sordular. “Evet. Tam bu istediğinizi yazıyorum” dedim. Cevap olarak kendileri bana “Türkiye dışarda” dediler. “Sizin o bölge konusunda ne bilginiz var. Ne de yatırım yapacak paranız var. Köprü falan da değilsiniz” dedi. Bizde tabii sonra konuşmayı değiştirdik. “Biz köprüyüz ama, ilk önce köprünün Türkiye’de kalan ayağını canlandıralım” dedik. Daha sonra da Türkiye’de yatırım yapılacak yerleri sıraladık. 1995 yılına kadar, yani Clinton tecrübe kazanıp Amerika’nın karşısında yeni rekabet ve yeni düşmanlıklar görünceye kadar, Türkiye hakikaten uluslararası durumlarda çok zor durumlar geçirdi. 1996-97′lerde Yunanistan Kıbrıs’da olay üzerine olay yaratıyordu. Tansu hanım 1994′de geldi (ekonomiyi öğreniyordu). Enflasyonu çekeceğim diye büyük bir kriz oldu. İlk büyük iflaslar 1994′de meydana geldi. Uluslararası sermayenin artık bir saat içinde yatırıma girip çıkacağı unutulmuştu. Faizleri indirince o gelen sıcak para olduğu gibi dışarı çıktı. Sonra düzeltmeye çalıştılar. Ama çok büyük zorluklar yaşandı. Fransa’nın büyük bir baskısı vardı Ayrıca, çevremizde birdenbire PKK boyutu çok büyük şekilde arttı. Bizim ordu kuzey Irağa girip çıkıyordu. Bazen müteffikimiz Amerika ile çok zor durumlara düştük. Zaman zaman desteklediler. O zaman Fransa’da Madam Mitterant vardı. Bizim ülkeden transit geçip kuzey Irağa iniyordu. Fransa’nın büyük bir baskısı vardı. (Fransa Yunanistan’ı da tutuyordu.) Kürt olayı adı altında PKK olayını destekliyor. İçerde de epey sıkışmış bir duruma gelmiştik. Bu yüzyıla zeten Amerikan yüzyılı da diyorlar. “Siz de buna uyacaksınız” anlamı çıkıyor Aslında Amerika’nın politikası sık sık değişiyor. Bize gelip soruyorlar. Bir defasında “2020 yılında Türkiye nerede olacak” diye sormuşlardı. Bizde de cevap hazır olmadığı için “Türkiye’nin nerede olacağını tahmin edemiyorum, siz söylermisiniz Amerika nerede olacak” diye kendilerine sordum. Onlar da “2020 yılında Amerika’nın önünde hiç bir siyasi güç yoktur. Düşmanımız olmadığına göre uluslararası sistemi kendi istediğimiz tarzda düzenleyebiliriz” dediler. “Bu düzenlemelerle nasıl bir yapı olacak” diye sordum. “Demokrasilerle birbirine bağlanmış serbest pazarlardan oluşan bir dünya düzeni olacak. Demokrasiler birbirleriyle harb etmez. Pazar ekonomileride hammadede almak için birbirleriyle savaşa girmez. Birbirleriyle serbest piyasa ekonomisinde değiş tokuş yaparlar. Sizde bu sisteme uyarsınız” dediler. (Konuyla ilgili olarak bir Japon yazar “Tarihin Sonu” isimli kitabında “Şimdi artık ideolojik çatışmalar bitmiştir. Alt yapı ve üst yapı gibi sınıflar kalkmıştır Çünkü sosyalizm bitmiştir. O halde tarihin bu çatışmalar ile ilgili sonu gelmiştir. Şimdi Amerikan sistemi vardır” şeklinde yazmış.) Bu yüzyıla zeten Amerikan yüzyılı da diyorlar. “Siz de buna uyacaksınız” anlamı çıkıyor. Irak boru hattını kapattık. Ve 11 milyar dolar kaybımız oldu Bu arada tabii Amerika’nın istekleri de var. Onlara göre, Orta Doğu barışına karşı çıkan, Suriye, Irak ve İran başıboş devletler. (Libya zaten Amerikalılar için 1988′den itibaren uçak davalarından dolayı kötüydü). Bizde ki strateji de aynı yönde oldu. (Bunlar kötü devletler.) (Halbuki Türkiye bunları kafa kola alabilirdi.) Körfez savaşından önce bizim Orta Doğu ile ihracatımız 12 milyar 800 milyon dolardı. Irak boru hattını kapattık. Körfez krizinden sonra 1.2 milyar dolara indi. Ve 11 milyar dolar kaybımız oldu. (Şimdi ise Orta Asya ve Kafkaslar açılıyor diye seviniyoruz.) Türkiye 1993′den beri Kafkasları kaybetti Kafkaslara gelince, Türk yanlısı Elçi bey var. Konuşmalarında “Ben Atatürk’ün bir eriyim” diyor. İlk petrol anlaşmalarını (o zaman daha doğal gaz yoktu) bizim ile yapmış. Türkiye’de o zaman enerji koridoru olma hazırlığı içindeydi. Kazakistan ile görüşüyoruz. (Rusya içinde sallanıyor o zamanlar.) Birdenbire 1992 Aralık ayında Rusya geriye döndü. Kafkaslar’daki etnik grupları birbirleriyle çatıştırmaya başladı. 1993′de (Rusya’nın adamları) tanklarla Elçi beyin üzerine yürüdüler. Elçi bey de bölgesel güç olan Türkiye’den yardım istemişti. (Ben o zaman “51. maddeye göre Elçi bey bizi çağırsın, müdafaa hakkı için, bir f-16 gönderelim. Bu sırada Birleşmiş Milletler bizi kınasın. (Rusya’da bize kızsın). Ondan sonra biz çekilelim. Böylece Kazakistan’da 200 kişi gider. Elçi bey de yerinde kalır” dedim.) O zaman böyle bir riski göze almadığı için, Türkiye 1993′den beri Kafkasları kaybetti. Elçi bey gitti. Aliyev geldi. (34 sene politbüro da görev yapmış bir adam 3 gün içinde Türk yanlısı oldu. Serbest piyasa ekonomisini benimsedi.) Bu arada 1994 ekonomik krizinden sonra ekonomik gücü olmayanın dış politikasının olmayacağını da gördük. Kafkaslar para bekliyordu 1993 yılında bir Türk devletleri konferansı yapılıyor. O zamanın Dışişleri Bakanı ve daha önce İstanbul’da konsolosluk da yapan Hasan Hasanof konuşmasında “Milliyetçilik ateşi sarmıştır. Türk milliyetçisi olmak çok yakışığdır. Fakat helva helva demekle ağız tatlanmaz. Vereceğiniz dolar nerede? İki senedir bizi bekletiyorsunuz” dedi. (O zaman toplantıdan sonra herkes birbirine sende helva var mı diye sorarak olayı gırgıra vurmuştu.) Fakat gerçek şu ki Kafkaslar para bekliyordu. Para vereceksiniz ki karşılığında bazı şeyler gelsin. Daha sonra yapılanlar (Orta Asya’ya elçilik açmak veya bir kaç yatırım yapmak gibi işler) devede kulak gibi kaldı. Rusya bu arada ağırlığını koymuştu. Ermenistan’ı Karabağ konusunda kışkırttı. Bu arada biz Ermenistan ile ilişki kurmaya çalıştık. (Bizimle gelip ilişki kuran 5 kişiyi sonradan Koçeryan’ın döneminde Ermenistan meclisinde temizlediler. Çünkü Ermenistan bizimle ilişki kurduğunda, Rusya o bölgeyi kaybedecekti.) İlişki kurup arkadaşlık yapıp Ermenileri yanımıza çekmemize izin vermediler. (Bunu tabii uluslararası alanda rahatça söylememiz mümkün değil.) Amerikan kongresinden olayları çıkaramadığımız için İsrail ile bir yakınlaşma oldu 1996′dan sonra çok rahat olan Amerika birdenbire çok liberalize etmenin ve demokratik yapılar kurma politikasının geçerli olmadığını keşfetti. Dünyanın elli yerinde etnik savaş çıkarttı. Şu anda etnik savaşların nedeni bu liberalizasyon politikası. Peşinden nükleer silahlar üçüncü dünya ülkelerine dağılmaya başlamıştı. İran ve Suriye yapıyor. (Irak belki yapabilecek.) Kuzey Kore, Çin, Hindistan ve Pakistan yaptı. Türkiye’den başlayıp Asya’ya giderseniz, herkes nükleeer silah yapıyor. Amerika bundan korktu. Uluslararası terörizm boyutları yukarıya çıkmaya başladı. Para sistematiği liberalize olduktan sonra uluslararası mafya da bu boyutlar içine girmeye başladı. Bu sırada Amerikan kongresinden olayları çıkaramadığımız için İsrail ile bir yakınlaşma oldu. 1996′da savunma ve eğitim antlaşması imzaladık. (Fakat daha öncesinde biz bir grup ile 1995′de İsrail’i ziyaret etmistik. O zaman öğrendiğimiz şu: Orta Doğu barışı Amerika için çok önemlidir. Orta Doğu barışının önünde ise Suriye, Irak ve İran olmak üzere 3 ülke vardır. Irak 3′e bölünerek dışarı çıkarıldı. Bölgedeki PKK’yı aşağı çekmenin yolu İsrail ile anlaşmaktır. İsrail’e Arap ülkelerine karşı biz sizin yanındayız şeklinde garanti vermektir.) İşte PKK’nın Amerika tarafından teleffuz edilmesi, 1996′da yapılan eğitim ve askeri antlaşmasından sonra olmuştur. Sonrada Öcalan’ın yakalanma olayı oldu. Bu nedenle İsrail ile yoğun şekilde ilişkiler devam ediyor. (Şu anda PKK’nın bu bölgelerde yedi bin kişilik gücü var. Yani gücü bitmiş değil.) Amerika da böylece bize geri döndü. Bu olaylarda Türkiye önemli hale geldi. Bizim baskımız ile Amerika Bosna Hersek’e geldi İkinci büyük olay ise Bosna Hersek. Bu konuda çok güçlü Avrupalılar hiç bir şey yapamadılar. 3 sene Bosna Hersek’de insanlar kesildi. Avrupa parlamenterleri toplantılarda sadece tartışmalar yaptılar. Bizim baskımız ile Amerika bölgeye geldi. Amerika şunu gördü ki global politikasında Avrupa’ya dayanarak herhangi bir iş yapması mümkün değil. Çünkü Avrupa’da insanlar (çok iyi yaşadıkları için olmalı) ölmekten korkuyorlar. (Bu işi ancak ölünce cennete gitme garantisi verdiğiniz Türk askeri yapar.) Özgürlük ve insan hakları gibi şeyler için gidip savaşmak, Avrupalılar için kolay değil. 1996′dan sonra tekrar uluslararası alanda belirli boyutlarda kabul edilmemizin sebebi bence bu. Türkiye İslam’a dönmesin diye Gümrük Birliği’ne girdik Avrupa’ya kabul edilmemiz de bundan sonra olmuştur. Gümrük Birliği’ne hemen girdik. Aslında Gümrük Birliği’ne önce girilir mi? Normalde, Avrupa önce para yardımı yapacak. Gümrüklerinizi hazırlayacaksınız. Ondan sonra Gümrük Birliği’ne gireceksiniz. Ama biz hiç bir yardım almaksızın Gümrük Birliği’ne girdik. İhracaatımız bir felaket haline dönüştü. İsrail Başbakanı Simon Peres Avrupa ülkelerini tek tek o zaman dolaştı. Peres’den sonra Almanlar “Türkiye mutlaka Avrupa’ya girmelidir” şeklinde açıklama yaptılar. (Türkiye İslam’a dönmesin diye) 1995′de yapılan oylama sonunda Gümrük Birliği’ne girdik. Amerika istemişti. Ve Avrupa Birliği’ne aday olduk 1998 yılında Avrupa Birliği için bizi reddettiler. 1999 yılında ise Amerika ağırlığını koydu. Adaylığımız da kabul oldu. (İnsan hakları konusunda bir düzelme daha olmamıştı, ekonomimiz de pek iyi değildi, bu arada Türk halkının zekası da bir yılda pek artmamıştı.) Fakat Amerika istemişti. Ve de aday olduk. Amerika’nın 8 senaryoda bize ihtiyacı var Şimdi tabii bugünlerdeki ekonomik durumu biz de peklemiyorduk. Aslında Orta Doğu’daki bütün ülkelerin sistematiği rüşvetçi bir sistemdir. Bunun patlaması oldu galiba. Bu ekonomi kirizinden çıkabilirsek (Dış politikada kendi çevresi kadar politika yapan Avrupa’nın değil ama) global politika izleyen Amerika’nın 8 senaryoda bize ihtiyacı var. Bu senaryolar: Doğu Akdeniz İsrail için, Doğu Karadeniz petrol giriş yolları ve Rusya’nın kontrol edilmesi için, Kafkaslar, Balkanlar, Orta Doğu, Rusya içindeki Türkler, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, ileride çok yükselebilecek Çin’e karşı destabilize etmek için Doğu Türkistan. (Bu arada Almanya’daki Türkler Amerikan politikası içinde önemli bir yer tutmuyor. Ama Avrupa politikasında çok önemliler.) Çevremizdeki bu yapılanma Sovyetler Birliği çöktükten sonra Türkiye’yi tekrar göz önüne çıkardı. “Rusya batı sistemine geçerse Türkiye olarak yandınız” Türkiye’de yaptığımız bir toplantıda, bir Amerikan şirketinden gelen konuşmacı Türkiye’nin önümüzdeki 10 yıl içindeki durumu konusunda şöyle dedi: “Eğer 10 sene içinde Putin’in Rusya’sı bizimle çatışırsa ve batı sistematiğini kabul etmezse Türkiye’nin durumunu yükselteceğiz (İsterse insan hakları çökük olsun ve ekonomisi düzelmemiş olsun.)” dedi. (Bu olay aynen 1952′lerde Avrupa’nın bize “Avrupalısınız” demesi gibi bir şey. O zaman bizi Avrupa Konseyi’ne almışlardı. Ama 50 sene geçtikten sonra şimdi “Asyalısınız” diyorlar.) Konuşmacı ayrıca “Eğer Putin bizimle anlaşır, Rusya batı sistemine geçerse Türkiye olarak yandınız. Ayrıca İran demokratikleşirse, tercih edeceğimiz enerji yolları İran üzerinde de olabilir, o zaman sizi mi onu mu tercih edeceğimiz konusunda tereddüte kapılabiliriz” dedi.



